Sadece zayıflama amaçlı -kontrolsüz- içilen bitki çayları zehirliyor...
Zayıflamak için tüketilen bitki çayları bilinçli kullanılmazsa, başta karaciğer tahribatı olmak üzere birçok rahatsızlığa yol açıyor.
Kontrolsüz olarak uzun süre kullanılan bu çaylar karaciğeri yıpratarak, enzimlerinin yükselmesine sebep oluyor.
Bitki çayları, zehir etkisi gösterebileceği gibi kronik rahatsızlığı olan veya sürekli ilaç kullanan kişilerde tedaviyi olumsuz yönde etkiliyor. Diyetisyen Emel Unutmaz, kullanılan bitki çayının kişiye uygun olup olmadığına dikkat edilmesi gerektiğini söyleyerek, doktora başvurulmasını öneriyor.
Günümüzde kilo vermek için her yolu deneyen insanlar için bitki çayları önemli bir alternatif. Fakat uzmanlar, zayıflamak uğruna bilinçsizce tüketilen bitki çaylarının pek çok zarara yol açtığına dikkat çekiyor. Bu tür çayların vücuttaki ödemi çözdüğünü, bağırsakları çalıştırıp, hazımsızlığa iyi gelebildiğini anlatan Medical Park Bahçelievler Hastanesi Diyetisyeni Emel Unutmaz,
"Sağlıklı bir bireyseniz, herhangi bir ilaç kullanmıyor, gebe veya emzikli değilseniz haftada 1 kez herhangi bir bitki çayını içiyorsanız problem yok. Fakat miktarında ve çeşidinde denge kurulamadığı zaman bitki çayları faydadan çok zarar verebilir." diyor.
Bundan dolayı her gün düzenli bitki çayı içen bir kişinin doğru bir karar vermesi gerekiyor. Sık kullanılan bitki çayları zehir etkisi gösterebileceği gibi kronik rahatsızlığı olan veya sürekli ilaç kullanan kişilerin tedavilerini olumsuz yönde etkileyeceğini aktaran Unutmaz,
"Bundan korunmanın en iyi yolu, doktorunuza kullandığınız tüm ilaçları ve bitki çaylarını hatırlatarak, uygun olup olmadığını danışmanız olacaktır." diye konuşuyor. İlk 6 ay anne sütü alan bebeğe gaz sıkıntısı olsa dahi herhangi bir bitki çayı verilmemesi gerektiğini vurgulayan Unutmaz, şöyle devam ediyor:
"6 aydan sonra da rezene veya papatya çayı yine doktoru ile görüşüldükten sonra tüketilmeli"
Her insan, gerek ruh gerekse beden açısından birbirinden farklı olarak yaratılmıştır. Fizikî görüntüsüyle, ruhî yapısıyla bin bir çeşit insan… Milyarlarca insanın her birinin parmak izi farklı. Yaratıcı, hepimizi bir insan olarak yaratmış. Ana hatlarıyla aynı yapıdayız: Baş, el, ayak, yüzü, göz… Ama ayrıntılarda milyarlarca farklılık… Bir marangoza aynı özellikleri taşıyan on adet masa siparişi verelim. Dört ayaklı, dikdörtgen, malzemesi meselâ ceviz ağacından, boyası aynı … Bu siparişimizin, aynı malzeme, boya ve ölçülerle istediğimiz güzellikte yerine getirilmesi mümkün mü? Ya milyarlarca insan. Yalnızca dış görünüşü ile değil, ruh yapısıyla da farklı milyarlarca insan. Hepsi farklı, hepsi insan. Ne büyük bir kudret! Her birimizin ilgi alanı, becerisi, zevki, tercihleri farklı. Hepimizde az ya da çok ortak özellikler var: İyiliği sevme, sanata ilgi duyma, okuma, düşünme, üretme, birlikte yaşama, görev ve sorumluluk üstlenme… Sanata, bir şeyler üretmeye ilgi duyarız. Sanatçıyı takdir ederiz. Güzel sanat eserlerini hayranlıkla seyrederiz. Geleneksel el sanatlarımızın kaybolmaması için çalışırız. Ne var ki biz de bir sanat türüyle amatörce de olsa ilgilenmeyi düşünmeyiz. Çoklukla da “bu işi beceremem ki…” diyerek ilgisizliğimizin gerekçesini (!) savunuruz. Sanatçı olmak elbette kolay değil. Ancak, içimizdeki sanat duygusunu, becerilerimizi fark etmek, onları geliştirmek yolunda ilk adımları atmak durumundayız. Nelere ilgimiz ve becerimiz var? Kendimizi keşfetmeliyiz. Geçmişten günümüze sanatımız zengin bir birikime sahip. Geleneksel sanatlarımız, usta çırak ilişkisiyle devam ediyor.Sanat eserlerimiz müzelerimizde büyük hayranlıkla izleniyor. Sergiler açılıyor. Ödüller veriliyor. Ressamlarımız, mimarlarımız, bestecilerimiz, hattatlarımız, geleneksel süsleme sanatçılarımız… Güzel sanat eserlerinin ruha seslendiğini, onu dinlendirdiğini biliyoruz. Gözlerden ruhlara akan güzelliklerin, insan ruhunu güzelleştirdiği, incelttiği de bir gerçek. Bu nedenle güzellikleri paylaşmak, ruhumuzu güzelleştirmek durumundayız. Günümüz insanı bir koşuşturmanın içinde bu güzelliklerden uzak kalıyor ne yazık ki. Ruhunu doyuramıyor yeterince. Ruhî sıkıntılar, streslerle uğraşıyor. İnancımız çalışmayı ibadet sayar. Kutsal kitabımız, “İnsan ancak çalıştığına erişir. Onun çalışması şüphesiz görülecektir. Sonra ona karşılığı eksiksiz verilecektir.”(Necm,39-41), Sevgili Peygamberimiz, “Allah mutlak güzeldir ve güzeli, güzel işleri sever” buyurur. Fıtratımızdaki güzelliklerin, zenginliklerin hayatımıza da yansıtılması, elimizin işlemesi, ruhumuzun dile gelmesi tabiî bir ihtiyaç. Sanat, bir yandan ruhumuzu onarır, diğer yandan ekonomik bir değer halinde ortaya çıkar. Ekonomiye, bütçemize katkı da sağlar. Sanatın bu yönünü atalarımız, “Sanat altın bileziktir.” sözüyle özetler. Sanatçı bu altın bilezikle hiçbir zaman aç kalmaz. Her zaman üretir, kazanır, kazandırır. Kamu, özel kurumlar, halk eğitim merkezleri, yerel idareler düzenledikleri meslek edindirme ve sanat kurslarıyla bu anlamda önemli hizmetleri gerçekleştiriyorlar.Çocuklarımızın, bizlerin benzeri kurslarla “altın bilezik” ler edinmemiz ne güzel! İşimizden arta kalan zamanı hobilerimizle değerlendirmek, ruhumuzu dinlendirmek, aile bütçemize katkıda bulunmak istemez miyiz? Zamanımızı kahve köşelerinde, kaldırım taşlarında, boş, gereksiz meşguliyetlerle, harcamak, israf etmek bir Müslüman’a yakışır mı? Çalışmak, hayırlı eserler üretmek görevimiz. Peygamberlerin hemen hepsi bir yandan çalışmış, hayatlarını kazanmış, bir yandan da insanları doğru yola çağırmışlardır. Âdem peygamber çiftçilik, Nuh peygamber marangozluk, Davut Peygamber demircilik, Musa peygamber çobanlık, İdris peygamber de terzilik yapıyordu. Osmanlı padişahlarından II. Abdülhamit usta bir marangozdu. Pek çok padişah; şair, hattat, bestekârdı. Geçmişte pek çok devlet, bilim adamı aynı zamanda belli sanat dallarında da eser veriyordu. Günümüzde sanat dünyamızın önemli isimlerinin çoğu, sanatı dışında farklı mesleklerde çalışıyor. İş ve sanat birlikte yürütülerek, hayat daha anlamlı ve üretken kılınıyor. Başarı, kazanç ve mutluluk hayata yansıyor. Müslüman, inancı gereği çalışkan ve üretken olmalı. Zamanı israf etmemeli. “Allah çalışanı sever.” , “Veren el alan elden üstündür.” gibi kutlu sözleri, “İşleyen demir paslanmaz.” atasözünü hayatında ilke edinmeli, başta kendisi olmak üzere çocuklarının, eşinin dostunun “ altın bilezik” ler edinmesi için günümüzün her imkânını değerlendirmeli. Üretmek, başarılı olmak için sanat. Ruhumuzu dinlendirmek için…
Başarmak, başarabilirim demek, başardım diyebilmek çok mu zor?
İşte tüm bu sorular, toplumumuzda sorulan klâsik sorular hâline geldi. Başarmanın hiç de o kadar zor olmadığını kavrayabilen insan sayısı, günümüzde ne yazık ki çok az.
Peki neden acaba?
Başarmak, insanın elde etmek istediklerini yapması ve bunlardan bir haz duymasıdır. Başarının temelinde yatan en önemli gerçek, başarabileceğine inanmaktır.
Peki öyle de başarabileceğimize nasıl inanacağız? Bunun en güzel yolu ise toplumumuzda kimsenin çoğu kez denemediği başarmayı öğrenmek yoludur. Başarmayı öğrenmek, başarıya ulaşabileceğimiz yolları tespit etmek ve bunları hayatımıza nasıl uygulayabileceğimizi belirlemektir. Belirlediğimiz bu esasları, hayatımızda uygulamaya sokmalıyız. Bizden daha başarılı olan insanları incelemeli, nelerinin bizden üstün olduğunu tespit etmeliyiz. Acı bir olay yaşayarak bir tecrübe edinmektense, başkalarının tecrübe meşalelerinden yararlanabilmeyi öğrenmeliyiz. Böylece hem üzülmeyiz ve hem de kâra geçeriz.
Başarmayı öğrenmek, başarabileceğine inanmanın ilk adımıdır.
Başarıya ulaşmanın ikinci aşaması ise tamamen kararlı olmanız ve kendinizi şartlamanızdır. Öncelikle başarabileceğinize inanmalısınız. Fatih Sultan Mehmet, gemileri dağlardan yürütmeden önce bunu yapabileceğini düşünmedi mi? Yapabileceğini düşündü ki böyle bir girişimde bulundu.
Eğer Jules Verne, Ay’a gidebileceğini düşünmesiydi, bunun gerçek olabileceğine inanmasaydı, belki de bugün insanlar Ay’a gidemeyecekti. Çünkü böyle bir düşünce olmayacaktı.
Demek ki başarabileceğine inanmak başarmanın yarısıdır. İnsan, başaracağını her zaman bileceği için kendisini devamlı motive edecek ve hedeflerine ulaşmak için karşısına dikilmiş olan engelleri yıkmanın hiç de zor olmadığını görecektir. Kendimizi hedeflerimize şartlamalıyız ki onu en kısa yoldan elde edelim.
Amerika’da yapılan bir reklâm filmi için bir NBA basketbolcusunun reklâm gereği potaya basket atmaması gerekiyormuş. Oysa basketçi bunu ancak dokuzuncu atışında başarabilmiş. Kendisini öyle şartlamış ki artık başarmamak diye bir ifadenin ne olduğunu unutmuş. Basket atacağına her zaman için inanmış.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, aslında başarmak insanın fıtratında var olan bir özelliktir. Asıl olan o Hedefimiz her zaman için "BAŞARIYI ELDE ETMEYİ BAŞARABİLMEK" olmalıdır emekle olur. Başaracağına inanan insanların başaramamaları için hiçbir gerekçeleri yoktur.
Kanser anormal hücrelerin kontrolsüz bölünmesi ve çoğalması ile oluşan hastalıktır. Kanser, başlangıç yerinden vücudun diğer bölümlerine yayılabilir ve uygun şekilde tedavi edilmezse ölümcül olabilir .
Kanserin genel sebepleri:
Dengesiz beslenme %35
Sigara %30
Enfeksiyon hastalıkları %10
Mesleki nedenler %4
Alkol % 3
Çalışma yerinin tozlu ve pis oluşu %2
Gıdalara konan katkı maddeleri %1
Görüldüğü gibi dengesiz beslenme kansere yol açan başlıca etkenlerden biridir.
Yaşamımızın her alanında olduğu gibi beslenme alışkanlıklarımızda da doğaya dönüş söz konusudur. Tıp bir yandan hastalıkların tedavisinde yeni olanaklar araştırırken, öte yandan da sağlıklı bir yaşam sürdürme, hastalıkları önleme yolunda yoğun çalışmalar yapmaktadır. Bu alanda en yoğun çalışmalar beslenme üzerinde sürmektedir.Sağlıklı bir yaşam için bilim adamları gökkuşağındaki bütün renkleri içeren gıdaları yememizi öneriyor. Tıp dünyasının da yeşil ışık yaktığı kanserde alternatif tedavide kullanılan yöntemlerden biri olan bitkiler ve diğer faydaları aşağıda listelenmiştir.
SARIMSAK: Antibiyotik özelliğinden dolayı bağışıklık sistemini güçlendirir ve kanın akışkanlığını sağlayarak kolesterolü düşürür .Kanser, kalp ve dolaşım sistemi hastalıklarına karşı koruyucu etkisi de vardır.
DOMATES:Kanserden koruyucu , zihinsel ve bedensel yaşlanmayı yavaşlatıcı özelliğe sahiptir. C vitamini açısından da zengindir ve bağışıklık sistemini kuvvetlendirir. Lifli bir besin olması da bağırsak kanseri riskini azaltır.
Fotokimyasallar bakımından oldukça zengindir. Likopin diye isimlendirilen bir antioksidan sadece domateste var. Asitli bir sebze olması nedeni ile pişme sırasında
C vitaminini korumasına yardım eder. Domates olgunlaştıkça besin değeri artar.
ISPANAK: Kansere, kalp hastalıklarına, yüksek tansiyona karşı çok etkili bir sebzedir.
LAHANA: Meme ve rahim kanserine etkilidir. Vücutta biriken zehirli maddelerin atılmasını sağlar. Kanserli hücrelerin çoğalmasını önleyen karoten maddesini içerir. Kandaki şeker miktarını düşürür.
BROKOLİ: Kansere karşı koruyucu vitamin dolu bir sebzedir.Göğüs, kolon, ve mide kanserini önler. Betakaroten ve C vitamini ihtiva eder.Vitamin ve demir eksikliğini giderir. İçerdiği kalsiyum nedeniyle kemik erimesini önler.
KAYISI: Hücrelere ve dokulara zarar veren moleküllerin etkisini ortadan kaldırarak kansere karşı koruyucu etki sağlar. Lifli olduğu için bağırsakları koruyucudur.
TAHILLAR: Arpa, mısır, buğday, yulaf gibi tahıllar B ve E vitamini, potasyum ve kalsiyum içerir. Kanserojen maddelerin vücuttan atılım sürelerini hızlandırırlar.
FASULYE: C vitamini ve betakaroten gibi kalp hastalığı ve kanseri önleyen antioksidanlar açısından zengindir.
HAVUÇ: Havuç tüketimi arttıkça kanser riskinin azaldığı ortaya konmuştur.Bunun temel nedeni betakaroten , C ve E vitaminleri gibi antioksidanlar açısından zengin oluşudur.
NOHUT: Yağ düzeyi düşük ve kolesterol içermeyen nohut kalsiyum, magnezyum, betakaroten, ve folik asit açısından zengindir. Göğüs kanserine karşı korur.
İNCİR:Potasyum, demir ve kalsiyum içerir. Sindirim sistemine yardımcı olur ve modern tıp tarafından da kansere karşı koruyucu olarak önerilmektedir.
FINDIK:Kalp krizine karşı koruyucu olan E vitamini açısından zengin bir besindir. Her gün yenilen bir avuç fındık kansere ve kırışıklıklara karşı koruyucudur.
İçerdiği yağlar doymuştur. Yani sağlığa zararlı değildir. Kötü kolesterolü düşürüp iyi kolesterol seviyesini artırarak kalp hastalığını önler.Ceviz gibi türleri ellagic adı verilen bir tür asit içerir.Bu asit kanserli hücrelerin kendilerini öldürmeleri anlamına gelen apoptosis sürecini başlatır.Kanserin ve kalp hastalıklarının önlenmesinde önemli yer tutan E vitamininden de yüksek miktarda içerir.Her gün bir avuç yenmesi çok faydalıdır
ZEYTİNYAĞI:Kandaki kolesterol düzeyini dengede tutar. Antioksidan özelliği olan E vitamini açısından da zengindir. Bu sayede kalp krizi, felç, kanser ve erken yaşlanmaya karşı beyni koruyucu etkiye sahiptir.
SOĞAN:Bağışıklık sistemini güçlendirirİçerdiği allicin ve sülfür ile mide ve bağırsak kanserine karşı koruyucu etki sağlar.
ŞEFTALİ:Kansere ve kalp krizine karşı koruyucu olan betakaroten açısından da zengindir.Bir şeftali günlük C vitamini ihtiyacının %50 sini karşılar.
PİRİNÇ:E ve B vitaminleri açısından zengindir. Bağırsak kanserine karşı koruyucu, kolesterolü düşürücü ve kalp krizi riskini azaltıcı etkisi vardır.
Kansere yol açan gıda ve katkı maddeleri:
a. Katkı maddeleri:Bazı katkı maddeleri kansere zemin hazırlar. Bu nedenle, güvenilmeyen katı yağlar, meyve suları, çikolatalar yenmemelidir.
b. Tatlandırıcılar(sakkarin):Sakkarin, böbreklere zarar verdiği gibi, mesane kanserine de neden olmaktadır.
c. Küfler: Gıdalar üzerinde üreyen küfler “aflatoksin”denilen kanser yapıcı maddeyi meydana getirir.
d. Kahve: Kahve içenlerde içmeyenlere göre 2-3 misli fazla mesane ve pankreas kanseri ortaya çıkmaktadır.
e. Alkol:Alkolün neden olduğu kanserler ağız boşluğu kanseri, larenks, özefagus ve karaciğer kanserleridir.
f. Yiyecekler ve hazırlanış şekilleri:Fazla et yiyenlerde kalınbağırsak kanseri sık görülür. Proteinli gıdalar, 100 C üzerinde pişirildiklerinde kanser yapan maddeler oluşur.Aşırı ısıtılan yağlarda kızartılan yiyecekler kanser yapıcı olurlar. Kullanılan kızartma yağları tekrar tekrar kullanılmamalıdır.
g. Aşırı ilaç kullanımı
Amerikan kanser cemiyeti’nin beslenme önerileri:
Bitkisel kaynaklı yiyeceklere ağırlık verilmesi
Hergün 5 porsiyon veya daha fazla sebze ve meyve tüketilmesi
·Ekmek, diğer tahıllar, makarna, pirinç, baklagiller gibi bitkisel kaynaklı yiyeceklerin günlük alınması
Özellikle hayvansal kaynaklı yağlı yiyeceklerden sakınma
·Az yağlı yiyeceklerin seçilmesi
·Et tüketiminin, özellikle yağlı et tüketiminin azaltılması
·Fiziksel olarak aktif olmak.Sağlıklı kiloya ulaşmak ve korumak
·Haftanın çoğu günü günde en az 30 dakika orta derecede aktif olmak
Hayatınızda akılcı bir beslenme rejimi her zaman olmalı. Kilo vermeyi ertelemeyin. Eğer hızla kilo veremediyseniz, hayal kırıklığına uğramayın. Keza çok çabuk kilo kaybederseniz, yeme alışkanlıklarınızı değiştirmeniz imkânsız. Herhangi bir tatlıyı yemeden veya bisküvi paketini açmadan önce kendinize sorun, "Ben gerçekten aç mıyım" eğer cevabınız olumluysa, on dakika bekleyin ve bu soruyu tekrar sorun.
Yiyeceklerinizi haftalık olarak planlayın. Böylece alışveriş yaparken, abur cubur satın almaktan kurtulabilirsiniz. Asla süpermarkete aç gitmeyin. Eğer insanlar tok karnına alışverişe giderlerse, besin değeri daha yüksek yiyecekler alıyorlar. Abur cubur dan da uzak duruyorlar.
Daha hareketli olabilmek için hayatınızda, beslenme rejiminizde değişiklik yapmaktan kaçınmayın.
Bir günlük tutun. Hem ne yediğinizi, hem de ruh halinizi kaydedin. Eğer istemediğiniz halde yemek yiyorsanız, bir dakika sonra kendinizi kontrol altına alabilirsiniz. İradeyi kullanmak, dakikalarla başlar, saatlik, günlük, haftalık, aylık... Sürelerle devam eder. Daima geriye dönüp kendinizi kontrol edin..
Hiçbir zaman neden kilo vermek istediğinizi unutmayın. Sıkıldığınızda veya diyet yapmaktan yorulduğunuzda eski fotoğraflarınıza göz atın. Ve her verdiğiniz kiloda kendinizi nasıl hissettiğinizi hatırlayın. Değişimin zamanla ve sabırla olacağını hep aklınızın bir köşesinde bulundurun.
Geçmişi değiştiremeyebiliriz ama gelecek için şansımızı deneyebiliriz.
Eğer istemediğiniz halde yemek yiyorsanız, bir dakika sonra kendinizi kontrol altına alabilirsiniz. İradeyi kullanmak, dakikalarla başlar, saatlik, günlük, haftalık, aylık... Sürelerle devam eder.
Yeryüzündeki hiçbir yiyecek, sizin kendinizi zayıf hissetmenizden daha lezzetli olamaz.
Artık biliyorum ki, doğru seçimler yaparsam, zayıflayabilirim. Her an şu soruyu soruyorum: "Buna ihtiyacım var mı, gerçekten onu yemeyi istiyor muyum?
Eğer yemek yemek istemiyorsanız, yemek yiyebileceğiniz bir yere gitmeyin.
Sosyal zorunluluk olarak, bir partiye gidiyorsunuz, ne yiyeceğinizi de planlayın
Eğer bir açık büfe ile yüz yüze iseniz, hemen salata bölümüne gidin ve tabağınızı salatayla doldurun. İkinci kez gittiğinizde kendinizi tok hissedeceksiniz ve daha fazla kontrol edebileceksiniz.
Her zaman ölçülü olun. Porsiyonlarınız küçük olsun.
Bol sebze, Az yağ, Bardak bardak su... .
Yemeğe başlamadan önce bir bardak su için ve bu sırada düşünün, "Şu anda yemek yiyorum ama hedeflediğim kilodan uzaklaşıyorum." Kendi kendinizle yapacağınız tartışmalar işe yarayacak.
Bilinçli bir şekilde yemek yiyin. Yavaş olun. Ağzınıza götürdüğünüz her lokmaya dikkat edin.
Her yemekten sonra dişleriniz fırçalayın. Ağzınızdaki temizlik duygusu sizin bir kaç saat acıkmanızı engelliyor.
Yediklerimiz Nasıl Harcanır?
3 dilim ekmek
79 dakika yürüyüş veya 45 dakika ev temizliği
Kaşarlı tost
18 dakika jimnastik veya 11 dakika ip atlama
100 gr. pastırma
125 dakika kayak veya 36 dakika ev temizliği
1 kase mercimek çorbası
44 dakika yürüyüş veya 12 dakika ip atlama
1 tabak patlıcan musakka
28 dakika jimnastik veya 36 dakika ev temizliği
1 cheesburger
65 dakika jimnastik 39 dakika ip atlama
1 tabak zeytinyağlı barbunya
160 dakika kayak veya 80 dakika yürüyüş
1 adet muz
25 dakika yürüyüş veya 50 dakika kayak
1 dilim üzümlü kek
17 dakika jimnastik veya 22 dakika ev temizliği
Günlük Kalori Hesabı
Herkesin günlük belirli bir kaloriye ihtiyacı vardır. Bu konuda aşağıdaki tablodan faydalanabilirsiniz. Yaptığınız aktiviteye göre, vücut ağırlığınızı belirtilen sayıyla çarpın, çıkan sayı almanız gereken kaloriyi gösterecektir.
RESMİ TATİL VE BAYRAMLARDA EK DERSLER KESİLMEYECEK
Milli Eğitim Bakanı Çelik star aracılığıyla 600 bin öğretmene müjde verdi. Çelik, bayram ve resmi tatillerde ek ders ücretlerinin artık kesilmeyeceğini açıkladı
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’ten 600 bin öğretmene müjde verdi. Çelik, yeni bir çalışmayla resmi bayram ve resmi tatillerde öğretmenlerin ek ders ücretlerinin bundan sonra kesilmeyeceğini açıkladı. Çelik, star’a yaptığı açıklamada, Aralık yayımlanan genelgenin yanlış anlamalara sebep olduğunu belirterek bunları sona erdirmek için yeni bir çalışma yaptıklarını bildirdi. Çelik, milli ve mahalli bayramlar nedeniyle tatil olan günlerle, ayakta tedavileri nedeniyle ders görevinin yerine getirilmediğinde de ek ders ücreti ödeneceği haberini verdi.
Ancak, öğretmenlerin raporlu olduğu günlerde ek ders ücreti alamayacağını ifade eden Çelik, ‘Sadece öğretmenler için değil, müsteşar, genel müdürler de rapor aldıkları zaman ek ders ücreti alamazlar. Aynı şekilde öğretmenler içinde bu hüküm geçerlidir’ dedi
YANLIŞ UYGULAMALAR:
Şubat ayında yayımladıkları genelgenin bazı uygulamalarda tereddütlere neden olduğunu belirterek ‘Mesela 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda ve sonraki tatil gününde öğretmenlerimize ek ders ücreti ödenmesi gerekirken ödenmediği şeklinde duyumlar aldık. Bunun üzerine Maliye Bakanlığı yetkilileriyle görüşüp konuyu netleştirmeye karar verdik’ diye konuştu. 23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim gibi resmi bayramların ve tatillerinin öğretmenlerin kendi iradesi dışında olduğunu vurgulayan Çelik, ‘Böyle törenler ve tatiller, kanunlardan kaynaklanan bir engel olduğu için öğretmenlerin mağdur olmaması lazım’ dedi.
AYAKTA TEDAVİYE EK DERS:
Çelik hastalık nedeniyle alınan raporun, öğretmenlerin ayakta tedavi gördüğü, günlük sevk işlemleri ile karıştırıldığının altını da çizerek ayakta tedavi görüldüğünde ek ders ücretlerinin ödeneceğini kaydetti. Çelik, öğretmenlerin ek derslerinin kesileceği iddialarının doğru olmadığını da kaydetti.
Araştırmada, Türkiye'deki okullaşma oranına, derslik ve öğretmen açığına yer verildi. Türkiye'de 4 milyon 330 bin 504 çocuğun okula gitmediği belirtilen araştırmaya göre, okula gitmesi gereken çocuk sayısı 19 milyon 205 bin, ancak 14 milyon 878 bin 496 öğrenci okula devam ediyor. Okula gitmeyenlerin 2 milyon 486 bin 554'ünü ise kızlar oluşturuyor.
''İlköğretimde derslik açığı 218 bin 366''
Sınıf başına düşen öğrenci sayısı ilköğretimde 35, ortaöğretimde ise 34 olarak belirlendi. Bu sayının büyük şehirlerde ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde çok daha yüksek olduğu tespit edildi.
Araştırmaya göre, sınıf başına düşen öğrenci sayısı, bazı illerde şöyle: ''İstanbul'da ilköğretim için 58, ortaöğretim için 44, Ankara'da ilköğretimde 41 ortaöğretimde 40, Adana'da ilköğretimde 46 ortaöğretimde 50, Diyarbakır'da ilköğretimde 52 ortaöğretimde 62, Şanlıurfa'da ilköğretimde 63 ortaöğretimde 47.''
OECD ülkelerindeki sınıf başına düşen öğrenci sayısına da yer verilen araştırmada, sınıf başına düşen öğrenci sayısının Lüksemburg’da ilköğretimde 15.8 ortaöğretimde 19.7, Portekiz'de ilköğretimde 16.4, ortaöğretimde 23.5, İsviçre'de ilköğretimde 19.2, ortaöğretimde 18.7, İzlanda'da ilköğretimde 17.1, ortaöğretimde 18.5, Danimarka'da ilköğretimde 19.5, ortaöğretimde 19.4 olduğu bildirildi.
Türkiye'deki derslik açığının ise okul öncesinde 229 bin 187, ilköğretimde 218 bin 366 ve ortaöğretimde de 66 bin 729 olduğu kaydedildi.
Öğretmen başına düşen öğrenci sayısı
Öğretmen başına düşen öğrenci sayısının Türkiye ile OECD ülkeleri arasında farklılıklar gösterdiği belirtildi. Araştırmada, ''Türkiye'de ilköğretimde öğretmen başına düşen öğrenci sayısı 27, ortaöğretimde 18'dir. OECD ülkelerinde ise öğretmen başına düşen öğrenci sayısı ilköğretimde 16.9, ortaöğretimde 13.3'tür'' denildi.
Buna göre, Türkiye'de OECD standartlarına ve çağ nüfusunun tamamının okula gitmesi durumunda öğretmen açığının ilköğretimde 263 bin 88 ve ortaöğretimde ise 112 bin 184 olduğu bildirildi.
Okullaşma oranlarının ise Türkiye'de, OECD ülkelerine göre düşük olduğu kaydedildi. Türkiye'de okul öncesinde okullaşma oranının yüzde 24, Belçika'da ise yüzde 120.8 olduğu belirtildi.
Özcan:''Eğitim sistemi baştan aşağı yenilenmeli''
Araştırma ile ilgili açıklama yapan Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı Şuayip Özcan, Türk Milli Eğitim sisteminin OECD ülkelerinin çok gerisinde olduğunu ifade etti.
Eğitim sisteminin ''baştan aşağı yenilenmesi'' gerektiğini savunan Özcan, halihazırdaki sorunların çözümü için ciddi adımlar atılmadığını öne sürdü.
Şuayip Özcan, ''eğitime ve eğitimciye de yeteri kadar önem verilmediğini ve bu nedenle de ülkenin eğitim alanında siyah-beyaz bir tablo çizdiğini'' kaydetti.
Milli Eğitim Bakanlığı, İntel ve Türk Telekom işbirliğiyle gerçekleştirecek “E21” projesi kapsamında kadrosundaki tüm öğretmenlerin bilişim teknolojisi konusunda eğitecek. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, internetin bir nimet olduğunu ancak kullanım şekline göre “nikmete, felakete” dönüştürülebileceğine dikkat çekti.
Milli Eğitim Bakanlığı, İntel ve Türk Telekom'un ortaklaşa uygulayacağı ve öğretmenlere bilişim teknolojisi eğitimi vermeyi amaçlayan “E21” adlı projenin protokol imza töreni Swissotel'de yapıldı. Törene Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Türk Telekom Yönetim Kurulu Başkanı Paul Doany ve İntel Türkiye Genel Müdürü Ege Ertem katıldı.
İntel Türkiye Genel Müdürü Ege Ertem firma olarak gelecek nesillerin son teknolojiyi eğitimlerinde kullanmalarını amaçladıklarını belirtirken, bugüne kadar 75 bin öğretmene bilişim teknolojisi eğitimi verdiklerini yeni projeyle sayıyı 600 bine yükselteceklerini söyledi.
Türk Telekom Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Paul Doany de ekonominin gelişme eğitimle yakından ilgili olduğunu ifade ederken Türk Telekom'un geçen yıllarda yaptığı 100 milyon YTL'lik desteğin benzerinin bu yıl içinde tekrarlanacağını ifade etti. Böylelikle Türk Telekom'un 200 milyon YTL'lik maddi destek vermiş olacağına işaret eden olan Doany, “E21” projesiyle hem öğretmenlere hem de öğrencilere ulaşılacağını kaydetti.
ANNE-BABALARA İNTERNET UYARISI
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik ise hem Türk Telekom hem de İntel firmasına eğitime verdikleri destekten dolayı teşekkür ederken, işbirliklerinin süreceğini söyledi. Çelik, konuşmasında anne ve babaları da çocukların internet kullanımı konusunda uyarıda bulunurken, hiçbir aracın kendisinin zararlı olmadığını onun kullanış şekliyle yararlı ya da zararlı hale dönüşebileceğine işaret ederek, “Nasıl ki neşterin doktor tarafından kullanılması hayat kurtarırsa, ölüm aracı haline dönüştürülmesi de söz konusu olabilir. 21. yüzyılın en büyük icadı internettir. Nimet olan aracı nikmete, felakete dönüştürmeyelim” dedi. Bir çocuğun odasına çekilerek saatlerce internet kullanmasının “hayra alamet” olmadığını ifade eden Çelik, internet tiryakisi olan çocukların asosyalleştiğini söyledi.
Konuşmaların ardından Bakan Çelik, Türk Telekom Genel Müdürü Doany ve İntel Türkiye Genel Müdürü Ertem öğretmenlerin bilişim teknolojisi konusunda eğitilmesini hedefleyen protokolü imzaladı.
Bakan Çelik törenden ayrılırken gazetecilerin, bir gazetenin çocuklara yönelik promosyon olarak dağıttığı cd'lerde Sinop ve Hatay arasında çizilen çizginin doğusunda kalan kısmın Türkiye'nin sınırları içinde gösterilmediğini hatırlatılması üzerine bu durumun “dikkatsizlikten” kaynaklanmış olabileceğini söyledi. Çelik, basın yayın organlarının da dağıttıkları promosyonların içeriğine daha dikkat etmesi gerektiğini belirtti.
Milli Eğitim Bakanlığı, 2008'den itibaren ilköğretimde uygulayacağı üç seviye belirleme sınavı ve başarı puanından oluşan sistemi liselere de getiriyor. Milli Eğitim Bakanlığı’nın Anadolu, fen ve bazı meslek liselerine yerleştirmede Ortaöğretim Kurumları Sınavı (OKS) yerine uygulayacağı yeni sistemi, genel liseleri de kapsayacak şekilde genişletebileceği ifade edildi.
Anka’nın Milli Eğitim Bakanlığı bürokratlarından edindiği bilgiye göre, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik tarafından geçen hafta açıklanan, OKS’nin kaldırılarak yerine seviye belirleme adıyla üç sınavın getirilmesini öngören yeni sistem, sadece bazı liselere yerleştirmeye yönelik olmayabilecek.
Anadolu, Anadolu öğretmen, fen ve bazı meslek liselerine yerleştirmeyi sağlayan OKS’nin aksine seviye belirleme sınavlı (SBS), ilköğretim başarı puanlı ve ilköğretim davranış notlu yeni sistem, genel liseleri de içine alabilecek.
İKİ YILLIK UYGULAMA DÖNEMİNDE KARAR VERİLECEK
Milli Eğitim Bakanlığı’nın başta Talim ve Terbiye Kurulu, ilköğretim ve ortaöğretim genel müdürlüklerinden uzmanların görev aldığı komisyonda yoğun olarak tartışılan yeni sistemin genel liseleri de kapsaması yönündeki karar Bakan Çelik’e de iletildi. Açıklanan yeni sistemin gerçekleşme düzeyinin görülmeden “genel liseler için de puanlı yerleştirme” düşüncesinin yanlış olacağı ifade edilerek, bu yönde alınabilecek kararın sistemin oturtulmasından sonra açıklanmasının uygun görüldüğü öğrenildi.
8 Mart tüm dünyada Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanıyor. Dünyada en fakir insanların büyük bir çoğunluğu kadın, eğitim almamış insanların büyük çoğunluğu kadın, erkeklere oranla %25–50 düşük ücretle çalışan kadınlar iken, dünya üzerinde her 5 kadından birisinin işkenceye maruz kaldığı bir evrende kadınlar gününü kutluyoruz!
Dünyada durum böyleyken, kendi ülkemizde, Türkiye’mizde kadınların çoğu hala görücü usulüyle evleniyor, 100 kadından 22’si yüksek öğrenim görüyor.
Berdel, başlık parası, töre ve namus cinayetleri, dayak, baskı ve gelenekler kadını hedef almaya devam ediyor.
Kısaca 21. yüzyılda Türkiye’de hala kadının adı yok...
Sevgililer Günü, Anneler Günü gibi özel günler tüketim çılgınlığı boyutlarına erişmişken, Kadınlar Günü sadece belirlenmiş bir tarih olarak takvimlerde yerini alıyor.
Geçtiğimiz haftalarda tecavüz sonucu anne olmuş, Gül dünya Tören’in töre cinayetine kurban gitmesi bir kadın, bir anne olarak çok içimi sızlattı. Türkiye’nin gerçeği bu işte. Kendi isteği dışında hamile kalmış bir kadının katledilmesi. Suçlunun değil, kurbanın cezalandırılması.
Bu özel günde daha duyarlı olup, tüketim toplumunun kumlara gömdüğü başımızı dışarı çıkarıp daha fazla gerçeklere bakalım.
Olay sadece Türk Medeni Kanunu’nda yapılan bir takım değişikliklerle düzelmiyor. Değiştiremediğimiz gerçekler var maalesef.
8 Mart 1857’de New York’ta tekstil sektöründe çok ağır şartlar altında çalışan kadınların ayaklanmasıyla başlayan, 1977’de de resmiyet kazanan Dünya Kadınlar Günü, ülkemizde nasıl bir ehemmiyet ile karşılanıyor, kangren olmuş sorunlara nasıl yaklaşılıyor görüyoruz.
Türkiye’de kadınların TBMM’de temsil oranının 1930’lara kıyasla çok daha düşük olduğunu, erkeklerin iş dünyasında yönetici, kadınların ise çoğunlukla yardımcı konumlarda yer aldığını, 8 milyon kadının okuma yazma dahi bilmediğini düşünürsek, öncelikle eğitime önem verilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bu sağlıklı kuşakların yetişmesi için de önemli, kadının toplumda hak ettiği konumu bulmasında da.
Kadınlar Günü, şu an Türkiye’de kutlanacak boyutta değil kanımca, ancak belli konulara eğil inebilir, görmezden geldiklerimizi görebilir, çok sesli olup çözüm üretebiliriz hep birlikte.
Kadının hak ettiği yerde olduğu, eşit olduğu, bilinç düzeyi yükselmiş bir toplumda yetiştiririz umarım evlatlarımızı.
Nazım Hikmet’in çok sevdiğim bir şiirini Kadınlar Günü’müzde sizlerle paylaşmak istiyorum.
Esenlikle kalın.
KADIN Kimi der ki kadın Uzun kış gecelerinde Yatmak içindir. Kimi der ki kadın yeşil bir Harman yerinde dokuz zilli Köçek gibi oynatmak içindir. Kimi der ki ayalimdir. Boynumda taşıdığım vebalimdir. Kimi der ki hamur yoğuran Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal O benim kollarım bacaklarım. Yavrum, anam, karım, kız kardeşim Hayat arkadaşımdır.